Geçtiğimiz çeyrek dönemde Çin'in ardından dünyada en çok büyüyen ikinci ülke olarak dikkat çeken Türk ekonomisi yurtiçi ve yurtdışı çevrelerde tartışılmaya devam ediyor.
İktidara ve taraftarlarına göre bu müthiş bir başarı. Eski iktidarlar döneminde sağlanamayan bu başarıyı hükümetin sıkı bütçe politikası, tasarruf tedbirleri ve ekonomiyi büyütmesi sağladı. T
Financial Times ise son zamanlarda yükselen ve Türkiye'nin başarısını ekonomik bir mucize olarak niteleyenlere karşı değişik bir bakış açısından inceleme-haber yayınladı. Yazının başlığı bile oldukça tahrik edici: Türkiye Asya Kaplanı değil Anadolu Kedisi.
Yine birkaç gün önce IMF Başkanı'nın önümüzdeki sene Türkiye'nin büyüme tahmini % 2 'ler seviyesinde gerçekleşeceğini tahmin etmesi de hükümetten oldukça tepki görmüştü.
Tüm bu konuları daha geniş bir perspektiften ele almak gerekir diye düşünüyorum.
Şimdi ekonominin olumlu ve olumsuz yanlarını alt alta sıralayalım.
- İhracat son yıllarda önemli miktarlarda arttı. İthalat ise ihracattan daha fazla artarak ihracatın olumlu etkisini yok etti.
- Turizm gelirlerimiz belli miktarda arttı. Buna karşın Türk insanının da gelişen tatil anlayışı sonrası her geçen gün turizm giderlerimiz de artmaktadır.
- Özelleştirme ve özel sektörün şirket satışları sonrası son yıllarda Türkiye'ye muazzam sermaye yatırımı geldi. Ama bu yatırımların da birçoğu zaten var olan kuruluşların el değiştirmesi sonucu gerçekleşti.
- Yine ülkemizde sermaye piyasalarının gelişmesi sonrası yabancı yatırımlar artmıştır. O kadar ki borsanın dahi % 65-70 aralığında gezen bir oranı sürekli yabancıların elinde bulunmaktadır.
- Bankacılık ve finans sektörü eskiye göre çok gelişmiş ama sektörün önemli bir kısmı yabancıların eline geçmiştir. Sektördeki büyük bankaların, sigorta şirketlerinin neredeyse tamamının büyük ortakları yabancıdır.
- Halkımızın son yıllarda tüketim alışkanlıkları da değişmektedir. Tüketimin gittikçe arttığı, tüketim finansmanının kolaylaştığı, tasarruf alışkanlığının çok az olduğu bir anlayış hakim olmaktadır. Lüks ürünlerin dünyada ilk birkaç alıcı ülkesinden biri durumundayız.
- İnşaat sektörü oldukça gelişme kaydetti. Şehirlerin görüntüsü eskiye göre daha modern bir şekle kavuştu. Ama gayrimenkul yatırımları ekonomide değerlendirilmesi zor yatırımlar olduğu için ekonomik gelişmede çok etkili olamıyor.
- Tarım ve hayvancılık sektörünün durumu ise çok kötü. Daha 20-30 sene öncesine kadar nüfusunun yarısına yakını topraktan geçinen Türkiye'nin her geçen gün şehirleşmesi sonucu bu oran ciddi manada düşmüştür. Ama uygulanan yanlış politikalar sonucu topraklarımızdan almamız gereken verimin çok azını alabiliyoruz. Birçok köy ve ufak kasaba terk edilmiş gibi bir görüntü veriyor. Ekilebilir alanlarımızın çok azını ekiyoruz. Hayvan sayımız yıllar itibariyle sürekli düşüşte. Birçok tarım ve hayvancılık ürününü ithal eder pozisyona düştük.
- Enerji bağımlılığımız yıllar içinde artıyor. Ülkemizde petrol çıkarma çalışmaları olsa da henüz ümit verici bir duruma gelmedi. Diğer madenlerde ise üretip tüm dünyaya pazarlayabileceğimiz bir pozisyonumuz yok. Ünlü bor madeni bile henüz piyasası küçük olduğu için ekonomimize bir katkı sağlamıyor.
Yukarıda yazılanlar birlikte değerlendirildiğinde ülkemizin büyümesinin iç dinamiklerden çok dış dinamiklere bağlı olduğunun görülebileceğini düşünüyorum. Ülkenin nispeten istikrarlı bir yönetime kavuşmasıyla sermaye sahipleri açısından güvenli bir hale gelmesi bugünkü yaşadığımız kısmi refahın sebebi. Ülke ekonomisinin neredeyse % 70'i yabancıların elinde. Bu durum; yaptığımız tüm alışverişlerin karının, cebimizdeki kartlara, tüketici kredilerine olan borçların, krediyle alınmış evlerin, gezdiğimiz alışveriş merkezlerinin ve buna benzer her şeyin % 70'inin bize değil uluslararası sermayeye ait olduğunu gösterir. Uluslararası sermaye de tek bir şeyin peşindedir: Kar. Biz borcumuzu ödeyebildiğimiz, alışveriş yapabildiğimiz sürece bu çarkın en gözde zinciriyiz. Ama olası bir sıkıntıda ciddi bir fatura önümüze konacaktır.
Cari açığı da aslında biraz anlatmış olduk: En kısa tanımıyla tükettiğin üretip sattığından fazlaysa cari açık oluşur. Bir yıl içinde ülkenin ihracatı, turizm geliri ve benzeri dışarıdan elde ettiği gelirler ithalatını ve diğer giderlerini aşıyorsa cari fazla (bkz. Çin), tersi durumda ise cari açık oluşur.
Peki neden tehlikelidir cari açık? Oldukça basit. 1.000 lira geliri olan bir aile her ay 1.500 lira harcayabilir mi? Birkaç ay harcar. Cebinde bir sürü kredi kartı vardır, tüketici kredisi alır, sağa sola borçlanır, elinde bir mal, mülk varsa onu satar. Ama giderin gelirden fazla olduğu yerde her zaman bir sorun (ekonomik kriz) çıkar. Ne gibi bir sorun. Örneğin kredi kartı borcu 5.000 liraya ulaşmışsa ve ödeyemiyorsa temerrüde düşer. Borç bir anda ikiye, üçe katlanır. İcra vs. durumları gerçekleşir. Aile huzuru kalmaz, belki de aile dağılır. Ülkelerin kriz senaryosu da benzer: Önce uygun koşullarla borçlanılır, özelleştirme sayesinde varlıklar paraya çevrilir, kazanılandan fazla para harcanır. Bir süre sonra borçlar çevrilemeyecek noktaya gelince faizler tırmanır, işsizlik artar, devalüasyon olur. Huzur kalmaz.
Bu gibi sorunlar olmadan büyümemize devam etmemiz için bugüne kadar yaptıklarımızdan farklı şeyler yapmalıyız: Rekabet gücümüzün yüksek olduğu alanlarda üretimimizi artırmalı, tarım ve hayvancılığa önem vererek topraktan elde ettiğimiz geliri artırmalı, lüks tüketimi azaltacak tedbirler almalı ve en önemlisi tasarruf bilincini yerleştirmeliyiz. Başkasına ait kaynakları tüketenlerin bir gün o kaynaklar için ödeyecekleri bedelin çok fazla olabileceğini unutmamalıyız.
0 yorum:
Yorum Gönder