Oysa her şey ne güzel başlamıştı. 2002 yılında iktidara gelen hükümet yıllardır ihmal edilen komşularımızla ilişkilerimizi yeniden tesis edeceğini, kavga yerine anlayışın, karşılıklı konuşmanın ve sorunları halletmenin öne çıkacağını söylüyordu. İlk yıllarda gerçekten buna uygun davranıldı da. Cumhuriyet tarihi boyunca toplam ticaretimizde % 1-2 toplam pay alan komşularımız oldukça kısa sürelerde % 15-20'ye yakın toplam payla büyük ticaret ortaklarımız olmaya başlamıştı. Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca sıkıştığı imkansız politikaları terkediyor, yüzünü aslında hep ait olduğu yere Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar'a dönüyordu.
Gerçi bu iyi giden süreçte de bazı terslikler vardı. Örneğin Irak'a Amerikan müdahalesi söz konusu olduğunda hükümetimiz büyük bir iştahla bu müdahaleye ortak olmak ve kuzeyden ikinci bir cephe açmak istedi. TBMM'de reddedilen tezkereyle bu gerçekleşmedi. Irak'ta sonraki yıllarda yaşanan büyük trajik savaşı ise biz görmek istemedik, yok saydık. 1 milyondan fazla insanın öldüğü, kalan kadın ve çocukların büyük sıkıntılar çektiği işgalle ilgili sanki olağan bir şeymiş gibi davrandık.
Irak'ta son zamanlarda işler yoluna girer gibi oldu. Ama bizim açımızdan yine bir sorun vardı. Biz haliyle Irak'ta artık düşündüğümüz kadar etkili değiliz. Kuzey Irak'ta artık neredeyse devletleşen Bölgesel Kürt Yönetimi, güneyde demokrasiye küçük ve ürkek te olsa adımlar atan merkezi hükümet bizi çok ta takmıyor gibi görünüyor.
Suriye ise bizim başlı başına en büyük hatalarımızdan biri herhalde. Çok iyi hatırlıyorum. 2007 yılında İstanbul'a gelen Esad ve eşi, başbakan ve ailesi tarafından büyük bir tantana ile karşılanmıştı. Gezmeler, tozmalar, karşılıklı vizelerin kaldırılışı, Fenerbahçe'nin oraya gidip maç yapması..
Sanki yıllardır yapay sınırla ayrılmış iki kardeş halkın tekrar kucaklaşması gibiydi. Aslında oldukça da sevindiriciydi. Etki alanımızın gelişmesi, ticaret yapabileceğimiz alanların artması, güneydeki en büyük sınır komşumuzun dost ve müttefik bir ülke olması her açıdan istenebilecek bir durumdu.
Ama yine ters giden bir şeyler vardı. Batı ülkelerinin Suriye üzerinde baskılarını artırması, müdahale sinyalleri vermesi ile bizim de Suriye ile aramızın kötüleşmesi aynı zamana tesadüf (!) etti. Hatta ön almak için olmadık şeyler yapmaya başladık. En hassas bir durumda ABD'nin mesajını Esad'a iletmek bizim Dışişleri Bakanımız'a düştü. Yönetime muhalif kişileri himaye etmeye, onların toplantılarını organize etmeye başladık. Bu süreçte 'Kardeşim Esad' isim değiştirmişti: 'Diktatör Esed'. Halen Suriye ile ne zaman savaşa gireceğimiz konusunda papatya falı açmakla meşgulüz. Batılı ülkelerin bizim bu durumumuza oldukça sevindiklerini sanırım söylemeye gerek yok.
İran'la olanları da hepimiz biliyoruz. Aslında İran'la bizim hem ülke hem halklar olarak hiçbir sorunumuz yok. En azından gündemde olan bir sorunumuz yok. Ama Batılı ülkelerle yıllardan beri ciddi sürtüşme içinde olan İran'a yönelik kurulan füze rampalarını kendi topraklarınıza kurdurursanız safınızı açıkça ve fazlasıyla belli etmiş olursunuz. İran'ın yaptığı 'savaş durumunda ilk hedefimiz Türkiye olur.' açıklaması da kendilerine göre haklı ve yerinde bir yaklaşım olur.
Azerbaycan'la yıllardır süren kardeşliğimiz bile bozulmanın eşiğine geldi. Ermenistan'la yakınlaşmak adına bir futbol diplomasisi yürüttük. Cumhurbaşkanları karşılıklı maçlara gitti geldi. Pek de yakınlaşma sağlayamadık (yine sorunların çözümü Dağlık Karabağın işgaline kilitlendi.) ama bu olayın Azeri kardeşlerimizde yaratacağı travmayı düşünemedik bile. Hele Bursa'daki Ermenistan maçında Azeri bayraklarının stada sokulmaması, toplanan bayrakların çöpe atılmasının Azerilerde nasıl bir hayal kırıklığına yol açtığını düşünmek zor olmasa gerek. Azerbaycan tüm bunlara rağmen bizimle iyi ilişkilere sahip. Bir taraftan da buna mecbur. Oldukça küçük bir ülke. Ciddi tehdit altında ve gazından başka satacak emtiası pek yok. Bunu satmak için en kolay geçiş yolları da Türkiye'den geçiyor. Azerbaycan yine kardeşimiz ama oldukça küskün ve içten içe öfkeli.
Gürcistan'la ilişkilerimizin yakınlaşır gibi olsa da hem bu ülkenin küçük olması hem de yaşanılan savaş ve Rus müdahalesi sonrası ülkenin içine kapanması sebebiyle politik değerinin olmadığını ya da çok az olduğunu düşünüyorum.
Ermenistan ise aslında başlı başına bir yazı konusu. Futbol diplomasisi ile Azerbaycan'ı küstürmek adına yakınlaşmaya çalıştığımız Ermenistan'ın hayallerinden vazgeçmediği Cumhurbaşkanı Sarkisyan'ın şu sözlerinden belli olsa gerek: "Karabağ'ı biz aldık, Ağrı'yı ise sizlere (genç nesile) bıraktık." Bu oldukça ufak, ekonomisi çok zayıf ülkenin tüm hayali bizim işgal ettiğimizi düşündükleri topraklarına geri dönebilmek. Bu hayalle yola çıkan bir ülkeyle nasıl yakınlaşılır onu açıkçası tam bilemiyorum.
Batıdaki komşularımızdan Bulgaristan'la bu hükümet döneminde ilişkilerimizde bildiğim kadarıyla herhangi bir gelişme de olmadı, sıkıntılı bir süreç te yaşanmadı. Ama Yunanistan'la yaşananlar da doğu ve güney komşularımızdan farklı değil.
Hükümetin ilk iktidara gelişinde özellikle Kıbrıs konusunda söyledikleri Yunanistan'ı dahi çok şaşırtmıştı. Son derece açık, çözüme yakın, olumlu bir politika önerisi ile ciddi aşamalar kaydedildi. Referandum yapıldı. Çıkan sonuçla Türk tarafının çözümü daha çok istediği ortaya çıktı. Ama Kıbrıs'ta da işler orada tıkandı. Haklı ve sonuçsuz kaldık. Davamızı uluslararası kamuoyuna anlatamadık. Yine Rum tarafının uzun ve sabırlı lobicilik faaliyetleriyle bunca olaydan sonra tekrar işgalci olarak anılmaya başlandık. Üstelik Rumları İsrail'in kucağına iyice ittik. Rumlara Doğu Akdeniz'deki petrol arama-çıkarma faaliyetlerinde tek başına davranma fırsatı verdik. Bizimle diyalogu kapatmalarının kendi çıkarlarına olduğunu bildiklerinden bunun üstüne oynadılar ve şu anda kazanmış gibi duruyorlar. Bizim bu petrol arama faaliyetlerine tepkimiz diplomasi açısından oldukça başarısız: Abartılı bir tehdit, biz de ararız bizim de hakkımız var gibi dünya kamuoyundan şu haliyle destek bulamayacak açıklamalar.
Her ne kadar sınır komşumuz olmasa da İsrail'den de bahsetmeden olmaz. İsrail kim ne derse desin bölgenin en güçlü ve en etkili devletlerinden biri. Üstelik batılı devletlerin neredeyse tam korumasına sahip. Haksız dahi olsa politikalarını uygulamada hiç tereddüt göstermiyor. Bunu da göstere göstere yapıyor. Biz yıllardır Filistin halkına yardım kampanyalarıyla, en azından dualarımızla yardımcı olmaya çalıştık. Bu hükümet döneminde ise İsrail'le ters düşmek için elimizden geleni yaptık. Hamas'ın yöneticilerini ülkemizde ağırladık (biraz kaçak göçek olsa da), 'one münit' diyerek birkaç sene önce meclisimizde konuşma yaptırdığımız devlet başkanlarına ciddi ayar verdik. Tüm bunlar yetmedi, haksızca operasyonlar yapacaklarını bile bile yüzlerce kişinin doldurduğu bir geminin İsrail'e doğru yola çıkmasına izin verdik. En kötü senaryo gerçekleşti; birçok insanımız İsrail'in katliamıyla hayatını kaybetti. İki ülke arasındaki ilişkiler ise artık neredeyse düzelmez noktada. Bu derece fütursuz ve kural tanımaz bir ülkenin bu kadar açık düşmanlığını kazanmanın ise ülkemizin, Filistinlilerin ve hiç kimsenin yararına olmadığı ortada.
Sonuç olarak sınır komşularımızdan Suriye, İran, Yunanistan, Ermenistan ciddi problemlerimizin olduğu ülkeler. Gürcistan, Bulgaristan nötr olduğumuz zaten hacim olarak da önemsiz ülkeler. Irak başlı başına bir soru işareti. Akıbetini zaman gösterecek. Azerbaycan hala kardeşimiz ama ciddi bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. İsrail önceden gizli düşmanımızdı, şimdi açık düşmanımız.
Bölgemizde komşumuz olan ya da bize etkisi olan ülkelerin neredeyse tamamıyla sorunluyuz. Üstelik bazılarıyla yaşadığımız sorunlar 2002 yılından beri iktidarda olan hükümetlerle birlikte daha da artmış. İyi niyetle yola çıkıldığına inanıyorum ama elde edilen sonuç tam bir fiyasko: Dört tarafımız gerçekten düşmanlarla çevrildi.

0 yorum:
Yorum Gönder